M.Kemal Atatürk

Adalet, mülkün temelidir.

 

Misyonumuz

Siz değerli ziyaretçilerimizi hukuk alanında en iyi şekilde bilgilendirmek ve yardımcı olmaktır.

Anasayfa arrow Hukuk Arşivi
Hukuk Arşivi
Hukuk Devleti İlkesi Açısından Hukuk Uygulamasının Meşruiyeti Hukukiliği - DR. HAKAN FURTUN Yazdır

 Anayasa Mahkemesinin Anayasa Değişikliğini İptal Kararı ile Birlikte Gündeme Gelen Eski Bir Sorunun İrdelenmesi:

“Hukuk Devleti İlkesi Açısından Hukuk Uygulamasının Meşruiyeti Hukukiliği”

                                        Dr. İdris Hakan Furtun*

Anayasa Mahkemesi’nin, üniversitelerde türbanın serbest bırakılmasına ilişkin Anayasa değişikliğini, davanın esasına girerek incelemesi ve bu Anayasa değişikliğini 2’ye karşı 9 oyla iptal edip ve yürürlüğünü durdurması çeşitli kesimlerin tepkilerine yol açmış bu bağlamda eski bir sorun olan hukuk uygulaması ile görevli yargı organlarının yasama ve yürütme organları karşısında meşruiyeti yeniden tartışmaya açılmıştır. Bu çalışmamızda bu eski sorun irdelenerek güncel soruna ışık tutulması amaçlanmıştır.

Meşruiyet-meşruluk bir kurum veya kuralın, kendisinin üstünde bulunan hukuksal ya da sosyal geçerliliği olan etik bir norma uygun olması demektir[1]. Bu tanım, meşruiyet kavramının geniş anlamda algılanmasını ifade eder. Dar anlamda meşruiyet kavramı ise bir işlem, eylem, durum veya olayın hukuk düzeninde yer alan normlara uygun olmasını ifade eder. Dar anlamı ile meşruiyet hukukilik (yasallık-kanunilik) kavramına oldukça benzer. Hukukilik yetkili organlar tarafından konulmuş olan bir hukuk kuralına (kanuna) uygun olmayı belirtir. Hukukilik, hukuk düzeninin caiz ve reva gördüğü, izin verdiği kurum ve kuralların niteliğidir[2].

 

Bir hususun (kural veya kurum) meşruiyetini, üst düzey bir sosyal etik normun gereği olmasının yanı sıra, bunun toplumda siyasal ya da ahlakî açıdan iktidarını kabul ettirmiş çoğunluk tarafından benimsenmesi sağlar. Böylece halk iradesi ile uyum içinde ve adalete uygun olma meşruiyetin iki temel kriteri olarak belirtilebilir[3]. Bir diğer ifade ile, meşruiyet kavramı toplum tarafından kabul edilmiş kural ve standartlara uygun olma, toplumun çoğunluğu tarafından tanınma, toplum vicdanı açısından doğruluk, adalet, hakkaniyet ve mantık gereği olma anlamlarına gelir; bu niteliği itibariyle de hukukîlik kavramından farklılaşır. Meşruiyet, yalnızca hukukun değil aynı zamanda ahlâkın ve toplumda geçerliliği olan başka bir yüksek değerin (adalet-hakkaniyet) üzerine kurulmuş olan, bununla bağdaşan kurum veya kuralların haiz olduğu bir niteliktir[4].

 

Meşruiyetin dar anlamda ele alınıp hukukiliğe indirgenmesi doğru olmaz. Hukuk kuralları her zaman için tek başına meşruiyet açısından doğrudan bir kıstas oluşturmaz. Doğrudur; hukuki olmak meşruluğun karinesi sayılır ancak bu karinenin aksini ispat her zaman için mümkündür. Zira toplum nazarında hukuki olan meşru görülmeyebileceği gibi, meşru sayılan da hukuki olmayabilir. Özellikle de yazılı kurallara-kanuna harfiyen riayet etmek istikrar pahasına adaletten vazgeçme sonucunu doğuruyorsa, hukuki olan gayrimeşru-haksız olabilir. Bu nedenle hukukiliğin aynı zamanda meşruluk sayılması için hukuk kuralına uygunluğun bir başka unsurla tamamlanması gerekir. Bu unsur toplumun adalet anlayış ve beklentilerine uygunluktur[5]. Bu anlamda hukuk kuralına uygun olan ve toplumsal adalet-hakkaniyet düşüncesi ile bağdaşan bir husus hem hukuki hem de meşru olacaktır. Başka bir ifade ile pozitif normlar toplumsal dayanakla etkin kılınmalıdır. Toplumsal dayanaktan yoksun pozitif normlara uygunluk halinde sadece kanunilik anlamında hukuksal-şekli meşruluktan söz edilebilir. Şekli meşruiyette yönetimin buyruğuna itaat ancak kuvvet kullanma tehdidi aracılığıyla sağlanabilir. Oysa meşruiyetin sadece şekil olarak değil öz itibariyle de mevcut olması durumunda yönetilenlerin yönetenlerin aldığı kararlara uymaları zora başvurma gereği duyulmaksızın, kendiliğinden söz konusu olur.

 

Meşruiyet günümüzde iki temel türde ortaya çıkmaktadır.

 

Bunlardan ilki devlet iktidarını elinde bulunduranların, yönetilenlerin seçimler aracılığıyla kendilerine tevcih etmiş oldukları hak ve yetkileri kullanması anlamında “demokratik meşruiyet”tir. Demokratik meşruiyet yönetenlerin erk sahibi kılınmaları ile ilgilidir. Bu meşruiyet türü doğrudan doğruya halk iradesine dayanarak iktidara gelmeyi gerektirir[6].

İkinci meşruiyet türü ise kamusal erk sahiplerinin ülkenin yüksek çıkarlarıyla uyum içinde bulunarak ve vatandaşların inançlı kabulüne dayanarak asli sorumluluklarını gereğince yerine getirmesi anlamında “fonksiyonel-işlevsel meşruiyet”tir. Fonksiyonel meşruiyet yönetenlerin devlet erkini kullanmaları ile ilgilidir. Bu meşruiyet türü iktidarı halk iradesi ile uyum içinde kullanmayı gerektirir[7].

 

Günümüzde demokratik meşruiyet ve hukuk devleti ilkeleri çağdaş toplumlarda yaygın kabul görmüş bir değer haline gelmiş, demokrasi, hukuk devleti ilkesi ve insan hakları neredeyse uluslararası hukukun genel emredici bir normuna dönüşmüştür[8]. Demokratik ve meşru bir iktidar halkın gerçek bir seçimiyle işbaşına gelir, bu da adil bir seçim sistemi (birden çok partinin katılacağı genel ve gizli oy, açık tasnif esasları üzerine bina edilmiş serbest seçimler-ki tüm bunlar doğru aydınlatılmış bir kamuoyunun varlığı halinde anlam ifade edecektir!-) ile mümkün olur. Yönetimin meşruiyeti için sadece iktidarının halktan kaynaklanması yeterli olmaz; halkı yöneten temsilcilerin aynı zamanda hukuka ve kamu vicdanına uygun olarak faaliyette bulunmaları gerekir. Hukuk devleti ilkesi devletin ve idarenin hukuka uygun işlemlerde bulunmasını ve yönetenlerin kamu erkini hukuk kuralları ile bağlı olarak kullanmalarını emreder. İktidar sahiplerinin alacakları politik kararlar hukuk kuralları belirlenmiş çerçeve içinde olmalı ve yönetilenlerin büyük çoğunluğu tarafından uygun bulunup onaylanmalıdır. Bu bağlamda demokrasi yöneten ve yönetilenler arasında katılımcı bir işlevi ve etkileşimi şart koşmaktadır[9].

 

Siyasal iktidarın işleyiş ve örgütlenme bakımından hukuka uygun icraatta bulunmasını denetleyip sağlayacak olan yargı organlarıdır. Yargı organlarının işbaşına gelmelerinde demokratik meşruiyetin rolü yoktur; vaz edilmiş hukuk kuralları ve bunlarda öngörülen süreçler uyarınca atanıp faaliyette bulunurlar. Bununla birlikte hem hukukun hem de kamu vicdanının gözetmeni konumundaki yargı organlarının meşruiyeti fonksiyonel meşruluk olarak nitelendirilebilir[10]. Yargı organları demokratik hukuk devletinde son derece önemli bir işlevi yerine getirmektedir. Onların bu işlevi yerine getirmek hususundaki başarıları kendilerinin ve toplumun onlara atfettiği ünvana, onları yerleştirdiği konuma bağlıdır. Kamu düzenini tesis edip sürdüren, kamunun iyiliğini gözeten bir devlet organı olarak değerlendirildiklerinde yargı organlarının meşruiyet dereceleri artar; hatta demokratik meşruiyeti haiz devlet organlarını (parlamento, hükümet) geride bırakır. Bunun koşulu yargı organlarının yargı erkini bu işlevin gereklerine göre yerine getirmeleridir. Yargı organları hukuk ve adalet gerekleri doğrultusunda tarafsız olarak hüküm vermek durumundadır. Yargı işlevini yerine getirirken yargı organlarına hiçbir makam ve merci müdahale edemez; bu bağlamda yargı işlevi yerine getirilirken halk katılımının söz konusu olması düşünülemez. Ancak bu durum yargı organlarının kamu vicdanından tamamen bağımsız olarak sadece hukuk kuralları uyarınca karar verecekleri anlamına da gelmez. Bir yargı kararının adil ve meşru oluşu halkın bunu tasvip etmesine bağlıdır. Adalet ve hakkı yerine getirmek için hukuku uygulayan, bu açıdan bakıldığında da toplum nazarında a priori bir inanç ve itimatı haiz olan yargı organlarının meşruiyeti, verilen hükümlerin toplum vicdanıyla uyuşması ile doğru orantı içindedir. Adalet ve hukuka uygun ve toplum vicdanının öngördüğü doğrultuda kararlar veren yargı organları başka hiçbir devlet organının sahip olmadığı bir meşruiyetten istifade eder[11]. Ancak bunun hiç de kolay olmayacağı malumdur. Hukuk kurallarının ve hukuki usullerin adalete aykırı işlemlerde bulunmak için kullanılması kabul edilemez. Bu takdirde bir haksızlık, hukuksuzluk durumu söz konusu olur; toplumsal düzen bozulur. Hukukun amacı toplumsal düzeni kurup muhafaza etmektir; bu nedenle hukuki vasıtalar aracılığıyla bu duruma müdahale edilmesi bir zorunluluk olarak ortaya çıkar. Aksi takdirde hukuk, temelinde yatan düşünceye tamamen zıt biçimde uygulanmış olur. Hukuk yalnızca pozitif bir programa dönüştürülüp maddiyat kazanmış ilke ve düşüncelerden ibaret değildir. Tüm insanlık tarafından yaygın bir kabul görmüş olan evrensel hukuk ilkeleri de mevcuttur. İşte pozitif hukukun adalet tesis edemediği noktada yargı organları hukukun evrensel ilkelerine başvurarak kendilerine yüklenmiş olan adaleti sağlama görevini yerine getirmelidir. Ancak bu takdirde yargı organının kararı halk tarafından onaylanmış meşru bir karar haline gelecektir.

 

Adalet hukukun yüksek ülküsüdür. Ancak bu idealin yürürlükteki hukukla gerçekleştirilmesi her zaman mümkün olamamaktadır. Toplumsal koşulların sebep olduğu bir kısım maddi ve manevi zorunluluklar yüzünden hukuk kuralları adaletten uzak esaslarda vaz edilmekte veya bunların uygulanmasında adaletten uzaklaşılabilmektedir. Adil olmayan kuralların varlığı veya kuralların gayri adil şekilde uygulanması nedeniyle bir karar veya davranış yürürlükteki hukuka uygun olsa da meşru olmadığı için eleştirilebilmektedir. Teknik, toplumsal ve beşeri eksikliklerden dolayı adaletin mutlak biçimde kurulması beklenemez. Bu nedenle kabul edilmesi gereken, "nisbi adalet anlayışı"dır. Nisbi adalet, adalet idealinin gerçeklikle uyumlaştırılmış halidir; bir başka deyişle, teknik, toplumsal ve beşeri koşullar gözetilerek tesis edilebilecek optimum adaleti ifade eder. Nisbi adalete uygun bir hüküm, toplumdaki bireylerin büyük çoğunluğunun muvafakatini almış,bu hükmün adil olduğu hususunda toplum üyelerinin büyük çoğunluğu arasında bir görüş birliği (consensus-oydaşma) oluşmuş, hükmün toplumsal gerekler açısından zorunlu olduğu kabul edilmiş demektir.

 

Adaletin standardize edilmiş kriterleri yoktur; adalet de meşruiyet gibi belirsiz ve sübjektif değerlendirmelere açık bir kavramdır. Buna rağmen adaletin yeterli derecede sağlanıp sağlanmadığını, her kişi akıl ve vicdan vasıtasıyla kolaylıkla sezebilir.

 

Toplu yaşamanın, devletin bekasının asgari şartı adaletin sağlanmasıdır. Yargı organlarının asıl fonksiyonu adalet dağıtmak ve toplumsal düzeni oluşturup sürdürmektir. Yargı organlarının hangi sebeple olursa olsun bu işlevi yerine getirmemeleri düşünülemez. Bu işlevi yerine getirmeyen bir mahkeme halk nezdinde meşruluğunu yitirir; ceza hukuku anlamında görevi ihmal suçunu işlemiş olacağı gibi bireyleri bir başka suç olan bizzat ihkak-ı hakka (kendi hakkını kendisi alma suçu) sevk ederek toplumsal düzenin bozulmasında etkin bir rol oynar.

 

Hukuk, toplumsal hayatın sürekliliğini gerçekleştirmeye yönelik uyulması zorunlu kurallar manzumesidir. Toplu yaşama, kaçınılmaz olarak beraberinde ihtilafları getirir. Hukukun görevi bu ihtilafları çözüme kavuşturmaktır. Hukuk çözüm için vardır; çözümsüzlüğü öngören bir hukuk kuralı düşünülemez. Bireylerin talep ettikleri çözümü sağlamak için, hukuk kurallarının toplumsal hayatı sürdürmeye imkân verecek ve toplumsal olayların gereklerine uygun düşecek şekilde konulmaları gerekir. Sosyal hayat koşulları değiştikçe toplumsal yaşamı düzenleyen hukuk kuralları da değişmelidir. Değişimin gerekli kıldığı uyarlama, her zaman devletin kanun vaz etmeye yetkili olan organlarından (parlamento) gelmeyebilir.

 

Topluma ilişkin bir düzen aracı olan hukukun tek kaynağını, pozitivist akım savunucularının aksine, devletin yetkili organları olarak görmemek gerekir. Hukukun oluşumu yalnızca devlete ve devlet içinde parlamentoya hasredilemez. Kaynağı bizzat devlet olmayan, parlamento tarafından konulmamış olan hukuk kuralları da mevcuttur. Muhakkak ki, bu tür toplumsal düzen kurallarına hukuk kuralı olma özelliğini, devlet tarafından benimsenerek yaptırım gücü ile desteklenmek vermektedir. Bununla birlikte, devlet burada toplum tarafından kabul gören, ortaya çıkmış ve uygulanmakta olan bir kurala sadece şeklen resmiyet kazandırmaktadır. Örf ve adet hukuku kuralları ile hakimler tarafından hukuk yaratılması suretiyle konulan hukuk ilkeleri bu duruma örnek teşkil eder. Devlet tarafından tasvip edilmekle bu kurallar sadece nitelik değiştirir ve asli-bağlayıcı bir hukuk kaynağına dönüşür. Bu yüzden bir ülkenin hukuku, bu ülkede belli bir zamanda geçerli olan ve etkili bir şekilde uygulanan kuralların bütününden oluşur. Hukuku zenginleştiren hukuk uygulamacılarıdır. Hukuku uygulamakla görevli mahkemelerin takdirine (görev bilinci ve inisiyatif almak hususundaki özgüven ve cesaretlerine) ve bunları oluşturan hukukçuların kapasitesine (iyi yetişmiş olma, rejim içindeki konumunu idrak etme) göre o ülkede geçerli olan hukuk düzeninin gelişmişlik ve yetkinlik derecesi değişir. Belirtilen hususların noksanlığı durumunda toplumda hukuka dair sürekli bir hoşnutsuzluk baş gösterir ve hukuk reformu taleplerinin ardı arkası kesilmez.

 

Hukukçunun temel görevi toplumda hukukun üstünlüğü düşüncesini yerleştirmek ve hukuka saygıyı pekiştirmektir. Bunun tek yolu ihtilaflara hukuki çözümler üretmek suretiyle hukukun efektif bir şekilde uygulanmasıdır. Hukuk uygulamacısının bir diğer ödevi ise hukuku geliştirmektir. Kanun koyucunun vaz ettiği pozitif hukuk kurallarını değerlendirmeye tabi tutup anlamlandırmak (yorum) ve yasadaki normlar çözüm için yetersiz kaldığında, yasanın temel felsefesi ile bağdaşan adil bir çözüme yönelik yeni hukuk ilkeleri yaratmak (hukuk yaratma-boşluk doldurma) hukukun uygulanmasından sorumlu olan mahkemelerin en doğal yetkilerindendir. Hakimlerin uhdelerindeki bu yetkiyi kullanmaları durumunda meşruiyetlerini yitirecekleri iddiası yersizdir. Zira üzerlerine düşen görevleri bulundukları mevkiin gerekleri doğrultusunda (hakimlik mesleğinin yüklediği ödevler ve tanıdığı yetkiler ile yargı organının sistem içerisindeki konum ve önemini idrak etmiş biçimde) ve takdir yetkisi sınırları içinde kalarak yerine getirmiş olan yargıçların karar ve işlemleri işlevsel açıdan meşru olacaktır.

 

Hukuk iki gereksinimi karşılamak için icat edilmiştir; bunlar toplumsal düzen ve adalet gereksinimleridir. Kimi zaman bu iki ister birbiri ile çelişir görünse de aslında aynı amaca yönelmiştir ve biri için diğeri mutlak biçimde ihmal edilemez. Özellikle toplumsal düzen ve istikrar uğruna adaletten vazgeçilmesi durumunda hukukun kendisi sorgulanır hale gelir. Bunun için toplumsal düzen ve adaletten her toplum üyesinin eşit, hiç olmazsa dengeli biçimde yararlandırılması suretiyle hukuk her düzeyde uygulanmalıdır. Hukuk uygulamasının doğruluğunun ölçütü akıldır. Hukuk kuralları insan aklının bir ürünüdür; bu yüzden bu kuralların uygulaması da makul olmalıdır. Akıl, hukuk kuralının etik ilkeler (adalet-hakkaniyet-nasafet) ile uyum içinde ve gerçeklik göz ardı edilmeden uygulanmasını gerektirir. Şüphesizdir ki, hukuk kuralı uygulaması adalet ile mutlak bir uyum sağlamayacak ve gerçeklik ile tam olarak örtüşmeyecektir. Bununla birlikte bu hususta optimumu sağlayacak nisbi bir uygulama dahi, toplumun adalet duygusunun tatmini ve toplumsal düzenin sağlanması için yeterli olabilecektir.

 

Hukuk devleti, en kısa tanımıyla, toplumun tümü nazarında en üstün değerin hukuk olduğu, yönetilenler kadar yönetenlerin de hukuk kuralları ile bağlı olduğu bir rejimdir. Böyle bir rejimin sağlıklı şekilde devamı siyasal iktidarın topluma empoze ettiği kuralların toplum tarafından benimsenmesine bağlıdır; bunun koşulu ise kuralların adalet ve hakkaniyet gerekleri ile uyum içinde olmasıdır.

 

Hukuk devleti ilkesinin kapsam ve içeriğini belirleyecek olan yargıçlardır. Ancak bu durum nedeniyle yargıçlar, haksız olarak, devlet iktidarını kullanmada hak etmedikleri bir etkinlik konumuna getirildikleri ve bir yargıçlar hükümetine yol açıldığı iddialarına muhatap olmuşlardır. Yargı organlarının meşruiyeti, hür seçimler sonucunda sandıktan çıkan neticeye göre beliren demokratik bir meşruiyet değildir; bununla birlikte yargıçlar görevlerini yerine getirirken aranacak meşruiyet türü de bu olmayacaktır. Hukuk devleti ilkesini anlamlandıran, bu ilkeyi gündelik yaşama taşıyan yargıçlardır. Yargı organı mensupları devlet içinde çok önemli bir işlevi yerine getirir ve devletin halk nazarındaki itibar ve meşruiyetini sağlar. Hukukun ne olduğunu belirleyen, haklıyı haksızdan ayıran ve toplumda adaleti dağıtıp toplumsal düzeni tesis ve muhafaza eden yargı organlarıdır. Bu açıdan bakıldığında görevini gereği gibi yerine getiren, halkın itimat ve desteğini haiz yargı organlarının fonksiyonel meşruiyeti, çoğu zaman diğer devlet organlarının demokratik meşruiyetlerinden daha kesin ve üstün bir görünüm arz edebilecektir.

 Sonuç olarak hukukilik ve meşruiyet birbirinden farklı kavramlardır. Hukukilik anayasal düzen içerisinde çıkarılmış bulunan yürürlükteki pozitif hukuk kurallarına uygunluk anlamına gelir; bu uygunluğun sağlanması için kurala itaat, kamu gücü tarafından yaptırım uygulama tehdidi ile güvence altına alınmıştır. Meşruiyet ise daha üstün ve soyut nitelikte bir etik prensibe (adalet-hakkaniyet-nasafet) uygun ve yönetilenlerin büyük çoğunluğunun onay ve desteğini almış olmayı (consensus) ifade eder; bu niteliği haiz kurum ve kurallara itaat kendiliğinden gerçekleşir. Bu iki kavram birbirinden farklı olsa da, birbirine karşıt gelmez. Hukuk kuralına itaatin yurttaşların büyük çoğunluğunca desteklenmesi anlamında hukukilik ile meşruiyetin aynı potada erimesi de söz konusu olabilir ki bu, hukuk devleti açısından en çok istenilen, ideal olan bir durumu ifade eder. Meşruluk-meşruiyet, tüm devlet organlarının sahip olması gereken bir niteliktir. Halk iradesi ile işbaşına getirilme ve halk iradesine uygun biçimde (halka yakın olarak ve halkın taleplerine cevap vererek) işlev görme tüm devlet organlarına gereksinim duydukları meşruiyeti kazandırır. Demokratik meşruiyet ile işlevsel meşruiyet arasında bir üstünlük sıralaması yapmak yerinde olmadığı gibi doğru tutum da olmayacaktır.  KAYNAKÇA

Atay, Ender Ethem, "Hukukta Meşruiyet Kavramı", Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi Prof. Dr. Naci Kınacıoğlu'na Armağan, Aralık 1997, C. 1, S. 2, s. 121-166, Ankara.

Furtun, İdris Hakan, “Vergi Hukukunda Mahkemelerin Hukuk Yaratma-Kanun Boşluğu Doldurma Yetkileri”, Yayınlanmamış Doktora Tezi, 2005, Ankara.


* Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Elemanı

[1] E.E. Atay, "Hukukta Meşruiyet Kavramı", Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi Prof. Dr. Naci Kınacıoğlu'na Armağan, Aralık 1997, C. 1, S. 2, s. 121.

[2] E.E. Atay, a.g.m., s. 122.

[3] E.E. Atay, a.g.m., s. 122-126, 132.

[4] E.E. Atay, a.g.m., s. 132-133.

[5] E.E. Atay, a.g.m., s. 138.

[6] E.E. Atay, a.g.m., s. 141-144.

[7] E.E. Atay, a.g.m., s. 146.

[8] E.E. Atay, a.g.m., s. 141.

[9] E.E. Atay, a.g.m., s. 143.

[10] E.E. Atay, a.g.m., s. 151.

[11] E.E. Atay, a.g.m., s. 151.

 
Karşılıksız Çek Keşide Etmek - ADİL ALPER SÜREN Yazdır

 

Bu konu hep ilgimi çekmiştir. Kişi düzenlediği evrak sebebiyle hapis cezası ile yargılanıyor. Bir evrak sebebiyle ki evrak üzerinde oynama gibi durumlar dahi söz konusu değilken nasıl oluyor da evrakın bankada karşılığı olmadığı için hürriyeti bağlayıcı ceza verilebiliyor?

Konu çok hassas ama bu konuda düzenlemeler açık karşılıksız çek keşide etme suçu çek bankaya usulüne göre ibraz edildiğinde ve kısmen bile olsa karşılığı banka nezdinde bulundurulmadığında gerçekleşmiş olur. Bu suçun müeyyidesinin bu denli ağır olmasının sebebi ticari hayatın hızlandırılması ve suiistimallerin önlenmesi olabilir.

Kambiyo senetlerine biraz değinelim isterseniz. Kambiyo senetleri bono, poliçe ve çek olmak üzere üç türlüdür. Bunlardan poliçe pek kullanılmaz ancak ticaret kanununda en ayrıntılı düzenleneni de poliçedir. Bununla birlikte çok sık kullanılan ve icra takiplerinin genel konusunu oluşturan bono en sık kullanılan kıymetli evraktır. Kıymetli evrak denmesinin sebebi kıymet(değer)le iç içe geçmiş senetler olmasıdır. Sebebi olmayan kayıtsız şartsız borç ikrarı içeren senetlerdir. Bonoda bono tanzim edenin cezai sorumluluğu olmamakla birlikte kişi hakkında özel durumlar hariç hukuki yollara başvurulabilir. Bono düzenlerken yasal olmayan yollara başvurulması ya da açık bononun alacaklı dışında başka biri tarafından doldurulması durumunda özel evrakta sahtecilik suçu oluşmuş olur. Çekte de aynı suç işleneceği gibi banka nezdinde çek karşılığının bulundurulmaması da ayrı bir suç teşkil etmektedir.

Kıymetli evraklardan çek bir ödeme aracıdır ve para niteliğindedir. Ancak ticari hayatta çekler vade aracı olarak kullanılmaktadır. Çek konusundaki düzenlemeler ve çeke verilen önem çekin güveniler bir kredi aracı olarak kullanılmasına sebep olmuştur. Esnaflar ya da büyük şirketler ileri tarihli çekleri sık sık kullanmaktadırlar. Ve şirket ya da insafın ticari bir dedikoduyla dahi olsa itibarı zedelendiğinde çek hamilleri çekleri bankalara ibraz etmekte hiç gecikmezler.

İleri tarihli çekin ibraz edilmesinde hukuki olarak bir problem olmamakla birlikte aradaki hukuki ilişkiye ve güvene büyük zararlar vermektedir bu konuyu bir dahaki yazımda inceleyeceğiz.

Karşılıksız çek keşide etme suçu çek ileri tarihli olsa dahi çekin ibraz edildiği tarihte oluşur. Ancak şikâyet hakkı kanunda açıkça belirtildiği üzere keşide tarihine ibraz süresi ve düzeltme hakkı süreleri eklendikten sonraki zaman diliminde doğar. Bu tarihten sonra çek şikâyet dilekçenizi verip keşideci hakkında suç duyurusunda bulunabilirsiniz. Bundan sonraki dönemde yaptığı şeyin ne gibi bir sorumluluk getirdiğini fark eden keşideci borcu ödemek zorunda kalır. Aksi takdirde yargılanma sonucunda ciddi para ve hapis cezalarıyla karşılaşabilir.

Konu uzun olduğu için aradaki sözleşme ilişkisini ve ileri tarihli çek düzenlenmesi konularını ayrı bir başlık olarak işlemek istiyorum. İyi günler saygıdeğer okurlarım.

İletişim ve sorularınız için : Bu e-posta adresi spam botlar tarafından korunmaktadır, Görüntülemek için javascript açık olmalı.


Stj. Av. Adil Alper SÜREN

 
Prestij Telkini - CEMALETTİN GÜRLER Yazdır

Tüm Hukuk Fakültelerinde ve Adalet Meslek Yüksek Okullarında verilen eğitimlerde özellikle de ceza hukukuna ilişkin derslerde her halde en çok “saik” kavramı üzerinde durulur. 

Hem dersler de hem de uygulamada saik kavramı daha çok sanık ve mağdur açısından ele alınmaktadır. Ancak bugüne kadar, yargılama makamlarının saikleri ve bu saikleri tetikleyen telkinler hiç göz önüne alınmamış, inceleme konusu yapılmamıştır. Oysa özgürlükler üzerinde tanrısal bir güçle tasarrufta bulunan, kamunun adına ve üzerinde tüm toplumun uzlaştığı iddia edilen kanunların asli uygulayıcısı yargılama makamlarının saikleri ve saiklerini tetikleyen telkinleri üzerinde ciddi bir çalışma yapılması gerekmektedir[1]. 

Tüm hukuk teorilerinde yargılama makamlarının özellikle de yargıçların tüm ön yargı, antipati, sempati, ideolojik kabuller, dini inançlar, cinsel kimlik, korkular ve kısaca kendilerini etkileyecek tüm duygusal duruşlardan sıyrılmış oldukları kabul edilmektedir. Uygulamada, yargılama makamlarının sadece ve sadece kanuna dayanarak yargılama yaptığı ve karar verdiği ön kabulü bulunmaktadır. 

Yargıçların karar verirken yargılama makamının tek dayanağının kanun olduğu ve önlerine gelen somut olaya kanunu uyguladıkları ön kabulü doğru olsaydı, denetleme mahkemesi kararlarındaki bozmaların çoğunluğu, şehven yapılmış kalem hatalarını düzeltmek ya da doktrin geliştirmek olurdu. Ancak denetleme mahkemesi olarak Yargıtay’ın, yerel mahkeme kararlarının bozma oranı[2], bozma gerekçelerinin çoğunluğunun esastan olması göz önüne alındığında yargıçların tüm telkinlerden sıyrılarak karar verdikleri ön kabulünün hiçbir gerçekliğinin olmadığı ortaya çıkmaktadır.  

Tüm psikologlar, düşüncelerin oluşum ve ortaya çıkışında prestijin etkisi olduğu konusunda hem fikirdirler. Hatta gelinen noktada prestij etkisinin ölçülebilir olduğu kabul edilmektedir. O zaman nedir prestij telkini?  

Yargılamada Prestij Telkini kavramını kısaca “Yargılama taraflarının; yargılama faaliyetleri sırasında doğrudan ve/veya dolaylı olarak, usule ve esasa ilişkin kararlarında prestij yoluyla telkinde bulunmak, etkilemeye çalışmaktır.” 

Yargılama süreci içerisinde gözlemlediğimiz ve bir kısım hukukçularla görüşmelerden çıkan belli başlı prestij telkinlerini şu şekilde sıralayabiliriz: 

Referans Yoluyla Prestij Telkini: Yargılama sırasında en sık karşılaşılan telkinlerden biridir. Yargılama sırasında iddia ve savunma makamları, dilekçelerinde iddialarının ne kadar haklı, hukuka uygun ve kanuni olduğunu ispat etmek için çok sık olarak Yargıtay kararlarına atıfta bulunurlar, hatta Yargıtay kararlarındaki cümleleri dilekçelerine ekler, bir kısım avukatlar işi daha ileri götürüp kararın fotokopisini dilekçelerinin ardına ekleyip yargılama makamına sunarlar. 

Ancak Yargıtay kararlarını ekleyenler; iddialarının esasını oluşturan kanun, yönetmelik, tüzük veya doktrindeki görüşleri ya da evrensel normlar hakkında hiçbir şey yazmaz iken, neden ısrarla Yargıtay kararlarını sunarlar ? Bağımsız olan ve önüne gelen somut olayı soyut norma uygulama görevi olan yargılama makamına Yargıtay kararı sunulmasının amacı nedir?  

Zannımızca Yargıtay kararı sunularak, karar sunan taraf, mahkemeye, “Verdiğiniz karar bir şekilde talebime uygun olmazsa, verilen karar Yargıtay’a gidecektir orada kararınız bozulacaktır.” mesajıdır. Diğer bir ifade ile Yargıtay kararına uyulması konusunda yargıca telkinde bulunulmakta, telkin aracı olarak Yargıtay’ın prestiji kullanılmaktadır.[3] 

Unvan Yoluyla Prestij Telkini: Klasik İngiliz Edebiyat uzmanı Robert Geeren, “İktidar” adlı kitabında Lafontein’in “Mahkeme toplumsal konumunuzun iyi ya da kötü oluşuna göre sizi siyaha ya da beyaza boyayacaktır”[4] sözüne atıfta bulunur. Bu söz, unvan yoluyla prestij telkini kavramını tam olarak açıklamaktadır.  

Özellikle gelişmemiş ülkelerde (bazıları buna gelişmekte olan ülkeler demektedir…) bireyler, iktidarın ve toplumun baskılarına açıktır. Gelişmemiş ve kökleşmemiş hukuk, birey ve devlet ilişkisi genellikle bireyin makro ya da mikro iktidarlara karşı uzlaşmacı, kabullenici hatta sahiplenici bir tarz geliştirmesine sebep olmaktadır. 

Bulunduğu toplumun özelliklerini az ya da çok taşıyan yargılama makamlarının, gelişmemiş toplumlarda, taşınan unvan karşısında etkilenme, uzlaşma hatta sahiplenme gibi tavırları sergilemesi çok sık karşılaşılan bir durumdur.

Hele unvan içinde bir şekilde devlet veya devlet organlarının olması, hatta devlet gücünü çağrıştıran unvan[5] olması dahi yargılama makamlarını etkilemesi kuvvetle muhtemeldir. Yargılama makamları da en büyük güç olan devletle uzlaşma eğilimi hatta sahiplenme duygusu içindedir.[6]  

Kıdemin Prestij Telkini: Yargılama sırasında bazı organların heyet halinde görevlerini ifa ettikleri diğer bir ifade ile; bazı mahkemelerin, bilirkişilerin, denetleme mahkemelerinin heyetten oluştuğu herkesin bilgisi dâhilindedir. Heyetli mahkemelerde başkanın, bilirkişi heyetlerinde en kıdemli kişinin konuya ilişkin görüşü genel kabul görmektedir. Bu durumda başka bir çeşit prestij telkini olarak yerini almaktadır. 

Üniformanın Prestij Telkini: Bilindiği üzere belli bir görevi olanların, kendilerini normal vatandaşlardan ayıran belli bir grubu, mesleği veya yetkiyi taşıdıklarını göstermek için belli biçim ya da sembolleri taşıyan kıyafetlerine ‘üniforma’ diyoruz. Üniformalar genellikle iktidarı, gücü, prestiji, belli bir organizasyonu temsil etmesi sebebiyle toplumsal yaşamda bir şekilde kabul görmektedir. Yargılama sırasında tarafların üniformalarıyla mahkemeye gelmelerinin altında yatan amaç; aslında yargılama makamına, taşıdıkları üniformanın ve üniformanın gücünü yargılama makamına gösterilmesi ve ne kadar güçlü ve itibarlı bir organizasyonun üyesi olduklarını anlaşılmasının ve taleplerindeki haklılığın desteklenmesinin sağlanmasıdır.  

Görünüm Yoluyla Prestij Telkini: Adliye’ de şöyle bir gezildiğinde, herkesin özelliklede avukatların; kılık kıyafet, evrak çantası, kullanılan aksesuar (yüzük, kol düğmesi, gözlük…) konusunda sanki yarış içinde olduğu herkesin malumudur. Bu sayılan giysi ve aksesuarların hepsinin de pahalı birer marka olup markalar da hep emtiaların görünen yerlerindedir. Aynı durum adliye otoparkları içinde geçerlidir.  

Oysa Baro Genel Kurulları’ nda ve meslek sorununa ilişkin çalışmalarda, başta avukatlar olmak üzere yargılamanın tüm taraflarının ekonomik sorunları olduğu ve bu sorunun ertelenemez hale geldiği sıkça dile getirilmektedir. Bu görünen ile ifade edilen arasında akıl almaz çelişkinin gerekçesi, sırrı hikmeti prestij telkinidir.  

Adliyedeki pahalı ve markalı emtia kullanma yarışının altında yatan amaç, başta yargılama makamı ve vekil edenler olmak üzere, çevreye çok kazanan[7], güçlü, prestijli bir meslek mensubu olunduğu mesajının verilmesidir. Bu yarışın bu saikten kaynaklandığı aslında herkesçe bilinen ama ifade edilmeyen bir gerçektir.  

Kalabalığın Prestij telkini: Bireyler, kalabalıkla birlikte hareket etme eğilimindedirler. Kalabalıktan kopmak, çoğunluktan farklı düşünmek, davranmak vs ciddi bir cesaret ister. Çoğunluluğun dışında davranmak aslında var olan sistemi doğrudan ve dolaylı olarak bir eleştiridir. Burada çoğunluğun veya farklı düşünenin doğru olup olmamasının bir önemi bulunmamaktadır. Çoğunluğun, çok olmasından kaynaklanan bir gücü, gücün de getirdiği prestiji bulunmaktadır.  

Çok olmanın getirdiği prestij hukuk alanında çokça karşımıza çıkmaktadır. “ ‘Çok’un yaptığı doğrudur.”  ön kabulü, teamüllerin güçlenmesinin en önemli dayanağıdır. Teamüllerin güçlenmesi halinde, teamül kaynak olmaktan çıkıp teamüllerin hukuk normlarının zayıflatmasını, teamüllerin hukuk normlarının yerini almasını getirir. 

Bu örnekler ve telkin çeşitleri çoğaltılabilinir.  

Ancak ne olursa olsun “Hiçbir şey gerçekten büyük olamaz …”   

Cemalettin GÜRLER

Ankara Üniversitesi Öğretim Görevlisi

Avukat



[1] Bu yazı yazılırken Ankara Üniversitenden Mithat SANCAR ve Eylem ÜMİT’in “Yargıda Algı ve Zihniyet Kalıpları” çalışması elimize ulaştı. Çalışma her ne kadar konumuzla aynı alanda olmasa da konumuza paralellik arz etmesi ve yol açıcı olması açısından tavsiye ediyorum.

[2] 2006 yılında Ceza Yargıtay Ceza Dairelerince sonuçlandırılan davalardan %28.8’inde onama, %44.7’sinde bozma kararı verilmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve Hukuk Dairlerince sonuçlandırılan davalardan %47.4ünde onama, %18,5’inde ise bozma kararı verilmiştir.

T.C. Adalet Bakanlığı adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü,  Adalet İstatistikleri 2006

[3] Yargılama makamları yani yargıçların sunulan Yargıtay kararının neden sunulduğunu sormamaları, bu kararları dilekçe ekinde delil olarak kabul edip dosyaya dâhil etmeleri, hatta bazen örnek Yargıtay kararları istemeleri üzerinde ciddiyetle düşünülmesi gereken bir konu (sorun)dur.

[4] Robert GREENE, İktidar, Altın Yayınları, s. 74

[5] İstanbul’da organize bir suç örgütüne karşı yapılan operasyonda, örgüt üyelerinin kullandıkları araçlarının tamamı pahalı, büyük, siyah olması ve plakalarının ise MSB, MIT, TEM gibi harflerden oluşması gözlerden kaçmamıştı. Bu yolla örgüt mensupları kendilerine devletin güvenlik kuvvetleri ile ilişkili gösterip en azından yol aramalarında ve rutin kontrollerden kurtardıkları ortaya çıkmıştı.

[6] …Görüşme yapılan hâkim ve savcılarla yapılan görüşmelerde yargılama makamlarının devlete bakışlarını “… Ancak tabii ben Cumhuriyet Savcısı olarak devleti ve rejimi korumam gerek. Ben rejimin savcısıyım. Buna karşı olan bir şeyde ben demokrasiyi, demokrasi dediniz, göz ardı ederim. Yani siz benim devletime, milletime saldırırsanız, bu olmaz.” “önce devlet gelir” şeklinde dile getirmişlerdir.

Yargıda Algı ve Zihniyet Kalıpları, TESEV Yayını, Mithat SANCAR, Eylem ÜMİT, s.10

[7] Gittikçe yaygınlaşan çok kazanan avukatın başarılı hukukçu olduğu yanılsamasının devamı olarak…

 

Not: Bu yazı Ankara Barosu Dergisinde Yayınlanmıştır.

 
Kapıdan Satış Şikayet Dilekçe Örneği Yazdır

………(İl)…… SANAYi ve TİCARET İL MÜDÜRLÜĞÜ’NE

 

ŞİKAYET EDEN             : (Ad ,Soyad ) – (Adres)  

 

ŞİKAYET EDİLEN                   : Şikayet edilen kişiler - kurumların adı soyadı-unvanı-

adresi(sorumluluk açısından birden fazla kişi ya da kurum olabilir.)  

 

ŞİKAYET KONUSU               : Kapıdan satış firması hakkında   

 

OLAYLAR                              :  ..../..../2009 tarihinde ...saatinde kapıma gelen satıcılardan alışveriş yaptım. Yedi günlük cayma hakkımı iadeli taahhütlü posta / noter /telefon / fax vasıtasıyla kullandım. Ancak söz konusu firma cayma hakkımı dikkate almayarak maddi ve manevi mağduriyetime sebebiyet vermiştir. ……….” Gibi… (şikayete konu olan olay, yaşadığınız hadiseler; açık, ayrıntıdan uzak; ama olayı tam olarak ifade etmelidir. (Maddelendirilmiş bir şekilde anlatmanızı öneririm)   

 

SONUÇ                      : Söz konusu kapıdan satış firması cayma hakkımı kullanmama rağmen vermiş olduğu ürünü geri almamaktadır. Gerekli incelemenin yapılarak, yukarıda belirtilen firma hakkında ceza-i işlem uygulanmasının saygılarımla arz ve talep ederim.    …./ …. 2009 (tarih)                                                                                   

 

                                                   Ad-Soyad:                                                   

                                                                      İmza: 

 
<< Baslangıç < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Son >>

Sonuçlar 65 - 72 in 456
www.hukukevi.net on Facebook

HUKUKEVİ AVUKATLIK & DANIŞMANLIK BÜROSU

Tunus Cad. No:61/8 Kavaklıdere Çankaya/ANKARA

Tel: 0312 466 95 21

Haberler

Avukatlık Ücret Tarifesi Resmi GazetedeYayımlandı Hukuki yardımlarda ve davalarda avukatlara ödenecek yeni ücretler belirlendi. Türkiye Barolar Birliği tarafından hazırlanan yeni avukatlık ücret tarifesi bugünkü Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Buna göre, büroda sözlü danışmanlık 155 liradan 170 liraya, gidilen yerde sözlü danışmanlık 300 liradan 330 liraya, dilekçe, ihbarname, ihtarname ve protesto düzenlenmesi 200 liradan 220 liraya, miras sözleşmesi ve vasiyetname hazırlama ile ticari işlerle ilgili sözleşme düzenleme de 900 liradan bin liraya çıkarıldı. İş takibi konusunda uluslararası yargı yerlerinde duruşmalı hukuki danışmanlık için ödenecek ücret 5 bin 500 liradan 6 bin liraya, duruşmasız ise 3 bin 300 liradan 3 bin 600 liraya yükseltildi.   Details...

Ankara Barosu, yasaları mercek altına alıyor Ankara Barosu, 106 akademisyen ve hukukçuyu yasaları mercek altına almak üzere bir araya getirdi. Baro tarafından kurulan Yasa İzleme Enstitüsü, yurt içindeki yasama faaliyetlerinin yanı sıra yurt dışındaki hukuki düzenlemeleri de takip edecek.  Details...

Türkiye'de 2.1 Millyon Kişi İcralık f Tüketici Dernekleri Federasyonu (TÜDEF) Genel Başkan Yardımcısı Ali Çetin, artan tüketici borçlarına dikkati çekerek, 29 Nisan 2011 tarihi itibariyle kredi kartı ve tüketici kredisi tutarının 185,4 milyar liraya (119 milyar dolar) ulaştığını belirtti.MART AYI SONU İTİBARİYLE 2 MİLYON KİŞİ İCRALIK2011 Mart sonu itibariyle kredi kartı ve tüketici kredisi nedeniyle icraya düşen tüketici sayısı da 2 milyon 100 bin 658 kişiye ulaştı.  Details...

Şike Cezalarında İndirim Yapıldı Şike cezasına verilecek hapis cezasını 12 yıldan 3 yıla indiren 1. madde TBMM'de kabul edildi. MHP Kocaeli Milletvekili Lütfi Türkkan, yasadaki düzenlemelerin Kulüpler Birliği tarafından hazırlandığını savunarak, şöyle konuştu: "Bunu hazırlayanların başında Aziz Yıldırım da vardı. Bu Meclis de Aziz Yıldırım'ı cezaevinden çıkaran Meclis olarak tarihe geçecek" dedi. BDP Diyarbakır Milletvekili Altan Tan ise şike soruşturmasından dolayı cezaevinde olan kişilerin yasanın çıkarılmasında rol oynadıklarını iddia etti.KANUN İÇİN LOBİ BASKISISporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanunda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifinin birinci maddesi üzerinde söz alan CHP Muğla Milletvekili Ömer Süha Aldan, futbol lobisinin yoğun baskı yaptığını, özellikle Fenerbahçeli taraftarlar takımlarına sahip çıktığını kaydetti.   Details...



Yargıtay'da 20 Bin Dosya Daha Zamanaşımına Uğradı Adalet Bakanı Ergin, yüksek yargıdaki iş yoğunluğunu anlatırken çarpıcı bilgiler verdi: "Yargıtay'a gelen dosyaların tamamı kesilse, bazı dairelerde 5 yıl süreyle el vurulamayacak dosyalar birikti. Birçoğunda zamanaşımı riski ile karşı karşıyayız. Bu yüzden 2010'da düşen dosya sayısı 19 bin 251'i buldu."Başta Yargıtay olmak üzere yüksek yargı kurumlarında bekleyen dosya sayısı tehlikeli boyutlara ulaştı. Daha önce Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker ve Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç'ın dile getirdiği yığılma konusunda bir uyarı da Adalet Bakanı Sadullah Ergin'den geldi. Önceki gece Meclis Genel Kurulu'na bilgi veren Ergin, sistemin tıkanma noktasında olduğuna dikkat çekti.   Details...

Image